Yeniden Düşünmek Yeniden Yorumlamak: Prof. Dr. Mim Kemal Öke

24/06/2020
Yunus Emre Enstitüsü, “Yeniden Düşünmek Yeniden Yorumlamak” program serisinin yeni bölümünde siyaset bilimi alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Mim Kemal Öke’yi ağırladı. Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş’in moderatörlüğünü üstlendiği programda dünyayı etkisi altına alan korona pandemisinden sonra insanlığın ruhani yolcuğunun yanında, Anadolu’da tasavvuf kültürünün insan üzerind etkisinden gerçek aşka, insani ilişkilerden kadim bilgeliğe ve kültürden sanata kadar birçok konuya değinildi. Prof. Dr. Mim Kemal Öke, “İster Tibet’te, ister Uzak Doğu’nun herhangi bir köşesinde ya da Afrika'nın en ücra köyünde olsun, bu kadim bilgelik, İnsan insanın dostudur' der. İnsanlar birbirlerini yiyerek değil, birbirlerine yedirerek mutlu olurlar.” dedi.

Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş, 17 Haziran Çarşamba günü gerçekleşen “Yeniden Düşünmek Yeniden Yorumlamak” programında Prof. Dr. Mim Kemal Öke’yi ağırladı. Söyleşide, korona süreciyle birlikte tekrar bütün dünyanın öneminin farkına vardığı insani değerler, tasavvuf felsefesi ve özellikle Fransız Devrimi’nden sonra Batı felsefesinin hayata ve insana dair bakış açısı, sanat ve kültürün insana olan katkısı ve yaklaşımları, rakiplik ve refakat anlayışı ve sevgi kavramının izdüşümleri gibi birçok konu masaya yatırıldı.

Prof. Şeref Ateş’in “Özellikle bir taraftan sizin röportajlarınızda, konuşmalarınızda, diğer taraftan da sizin yürüttüğünüz birçok kanal var, bu kanallarda son dönemde öne çıkan tasavvufi boyut var. Bizi izleyen sadece Türkiye'den değil, dünyanın her tarafından insanlar olduğu için Anadolu'da daha çok gelişen bu tasavvufi yön, fert ve toplum hayatına nasıl etki eder?” sorusuna karşı Mim Kemal Öke şöyle cevap verdi:  

Prof. Dr. Öke: Her şeyin böyle ‘fast food’laştığı bir ortamda bazı değerlerin yozlaşmadan muhafaza edilmesi lazım.

"Türk tarihini, özellikle Türk İslam medeniyetini tasavvuf dışında algılayabilmek biraz zordur. Ta Hoca Ahmet Yesevi’den buraya gelen ve sizin de bu çok önemli irfan ocağı müesseseniz olan Yunus Emre Hazretleri'nin öğretisi, duruşu ve hakikaten bizim kendi karakterimizdir. Bizim millî mefahirimiz değil ama aynı zamanda da bizim ruhumuzdur, bizim bedenimizi ve aklımıza şekil veren fevkalade önemli bir hayata bakış açısıdır, ahlak meselesidir, terbiye meselesidir. Ben bunu şöyle yorumluyorum, hocam müsaade ederseniz: Tasavvuf etik ve estetik değer kazanma hadisesidir. Yani insanı süfliyattan letafete de doğru taşıyan bir kurumdur. 21. yüzyılda hakikaten her şeyin çok yozlaştığını, hatta böyle müstekreh hâle geldiğini görüyoruz. Bunun içerisinde kaliteyi muhafaza etmek çok zordur. Yani ben küçümsemek açısından söylemiyorum ama her şeyin böyle ‘fast food’laştığı bir ortamda bazı değerlerin yozlaşmadan muhafaza edilmesi lazım.”

TASAVVUF DAVRANIŞLAR BÜTÜNÜNÜ DEĞİŞTİRİR

Prof. Dr. Öke: Aslında tasavvufu tek kelimeyle tanımlayacak olursak medenileşme meselesidir. Yani tabi ki İslam dininin içerisinden neşet etmiştir ama gayrimüslimlerin veya inanmayanların da bundan yararlanacak fevkalade önemli çıkarsamalar olmalıdır.

Tasavvuf geleneğinin yemek yemek, ders çalışmak, hitabet gibi birçok davranış şeklini etkilediğini belirten Prof. Dr. Öke, “Demek ki aslında tasavvufu tek kelimeyle tanımlayacak olursak medenileşme meselesidir. Yani tabi ki İslam dininin içerisinden neşet etmiştir ama gayrimüslimlerin veya inanmayanların da bundan yararlanacak fevkalade önemli çıkarsamalar olmalıdır. Biz medenileşme gayreti içerisinde Hazreti Mevlana'nın buyurduğu bir şey vardı: ‘Benim dervişim aklıselim, zevki selim, kalbi selim sahibi olmalıdır’ der. Yani tasavvufta bir sulh meselesi vardır, barış meselesi vardır. Ama aynı zamanda da sevgi meselesi vardır.” dedi.

KORONA İNSANLIĞIN GÖNÜL GÖZÜNÜ AÇTI

Prof. Dr. Öke: Korona hadisesi olmasaydı insanlar şu mavi portakalın üzerinde bu kadar kenetlenmeyeceklerdi. Aynı dertten muzdarip olan insanlar birbirinin dertlerini anladıkları sürece, birbirleriyle hemhâl olmayı, derdiyle hemhâl olmayı, dilinde uzman, kıvançta da birlikte olmayı bilebilmeliyiz.

Korona pandemisinn insanların küresel düzeyde birbirine kenetlenmesini sağladığını söyleyen Prof. Dr. Öke, bu dönemin insanlığa olan manevi getirilerinden şöyle bahsetti: “Korona hadisesi olmasaydı insanlar şu mavi portakalın üzerinde bu kadar kenetlenmeyeceklerdi. Aynı dertten muzdarip olan insanlar birbirinin dertlerini anladıkları sürece, birbirleriyle hemhâl olmayı, derdiyle hemhâl olmayı, dilinde uzman, kıvançta da birlikte olmayı bilebilmeliyiz. Dolayısıyla yani tasavvuf bireysel olarak da, kolektif olarak da, küresel olarak da, millî olarak da, milletlerarası olarak da insanların medenileşmeye ve de sevgiye götüren en önemli meselelerden bir tanesi. Sizin de her zaman vurguladığınız gibi, hani Yunus Emre Hazretleri de diyor: Biz bu dünyaya niye geldik? Sevmek için. Seven insan kucağını açar ve iyi şeyler yapmaya çalışır.”

‘KIZIM BENİ SANATA YÖNELTTİ’

Gençliğinden bu yana Türkiye ve dünyanın daha iyi bir konuma gelmesi için idealleri olduğunu belirten Prof. Dr. Öke, “Barıştan da yana olduğum için  Birleşmiş Milletler’de çalışmam, uluslararası ilişkiler yapmam, hep benim bir şekilde dünyayı bir araya getirecek, kucaklayabilecek tarzdaki yaklaşımımın sonucudur. Bunlar sevgiyle yaklaşımımın sonucudur.” dedi. Down sendromlu kızını eğitirken müzikten yararlandıklarını ve bu sayede kendisinin de müzikle olan ilişkisinin arttığını dile getiren Prof. Dr. Öke, “Benim kültüre ve sanata eğilmem bir yerde kızım sayesinde olmuştu. Kızım down sendromlu olarak doğdu ve onun yetiştirilmesinde hakikaten gayretlerimiz oldu. Fakat belli bir zaman sonra depresyona girdi. Çünkü toplumun kendisini kucaklaması biraz güç oldu. Orada bayağı içine kapandı. Dediler ki sanat terapi, müzik terapi çok iyi gelir. Ben hayatımda, mızıka çalmış adam değildim. Ama şimdi çok iyi davul çalarım ben.” dedi. 

Prof. Dr. Şeref Ateş’in “Pozitif düşünmeniz, tebessüm etmeniz ve bu şekilde hayatı akışına bırakmanız normalde keskin bilgiyle, akademik bilgiyle elde edilecek bir şey değil. Yani tasavvufu da anlatanlar çok, dini anlatanlar çok. Ama yaşayanlar çok azdır. Bu açıdan ne önerirsiniz yani hem Türkiye'den hem dünyadan insanlara. Yani pozitif düşünce konusunda bu örnekliği nasıl yaygınlaştırılabilir?” sorusuna yönelik Prof. Dr. Mim Kemal Öke şöyle cevap verdi:

"Hocam çok güzel söylediniz. Burada bana ne kattı mesela Nazlı veya müzik terapi? Bir kere bu bizim eski geleneğimizi yeniden keşfimiz yani  aslında bütün toplumlarda bu kadim bilgelik vardı. Yani sanatla terapi, müzikle terapi her yerde var. Özellikle de Türklerin Orta Asya'dan getirdikleri bir gelenek. Yani şamanlar, kamlar, sonra Dede Korkutlar... Onlarla birlikte bir şifa geliyor. İnsanperverlik örneği olarak, Anadolu'nun her tarafını gezdiğimiz vakit, hatta bizim eski Osmanlı coğrafyası, hatta Türk coğrafyası, Türk dünyasını gezdiğinizde Darüşşifaları görürsünüz. Şifahaneler vardır. Burada tam  topyekûn, holistik bir yaklaşım görürsünüz. Dünya buraya daha yeni geliyor. Peki, yani biraz evvel de söylediniz bilimin getirdiği bir nokta da var. O noktaya şüpheyle geliniyor. İşte test ediliyor, hipotezler geliyor, modeller, paradigmalar vesaire vesaire... Bir yerde tıkanıyorsunuz. O tıkandığınız andan itibaren sizin öngörünüzü açabilecek olan sezgilerdir. Biz kendi âlemimizde bunun karşılığına hı̇kmet, talim ve terbiye derdik eskiden Hocam; ilim ve irfan derdik, irfan sahibi olmak derdik. Kimler irfan sahibi oluyor? Önce âlim olursunuz, sonra , arif olursunuz, sonra âşık olursunuz. Âşık olduğunuz vakit Cenabıhak  ‘Vereyim ben buna ilmimi der.’”

RUHSAL DERİNLİĞİ OLAN BİR DÜNYA ARAYIŞI BAŞLADI

Prof. Dr. Ateş: Biz nesneleri anlamlandırdığımız ve meleklerden daha üstün olduğumuz için halife olarak dünyaya geliyoruz. Bu  Hıristiyanlık felsefesinde de böyledir. Fakat şu anda o anlam dünyasını biz tamamen bu nesnel bilime, akılcı bilime havale ettiğimiz için açıkta kalıyoruz.

Korona pandemisi sonrasında bilimsel olarak adlandırılmayan, insan ruhuna dokunan konuların daha çok ön plana çıktığını vugurlayan Prof. Dr. Mim Kemal Öke, “Şimdi anlamaya başlıyoruz ki metafiziksel derinliği olmayan bir insanın hayatta ne mutlu olması mümkün ne âlemi anlaması mümkün ne de kendini anlaması. Dolayısıyla insanın ruhunu yeniden keşfetmek lazım.” dedi.

Kültürün bine yakın tanımı olduğunu belirten Prof. Dr. Ateş ise insanın nesneleri isimlendirme özelliğinin dünyayı anlamlandırmak konusunda özel bir yeteneğe sahip olduğunu kanıtladığını şöyle ifade etti.  “Kuran'da Allah'ın yaratmayla ilgili ayetleri var. Orada işte meleklerle ilgili sorulduğunda, nesnelerin isimlerini melekler bilemiyor, insan biliyor. Yani ismini bilmek nedir? Anlamlandırmaktır. Yani biz nesneleri anlamlandırdığımız için meleklerden daha üstün olduğumuz için halife olarak dünyaya geliyoruz. Bu Hıristiyanlık felsefesinde de böyledir. Fakat şu anda o anlam dünyasını biz tamamen bu nesnel bilime, akılcı bilime havale ettiğimiz için açıkta kalıyoruz.”

EGOYU BASTIRMAK DEĞİL TERBİYE ETMEK GEREK

Prof. Dr. Mim Kemal Öke, söyleşide tasavvuf ve Batı felsefesinde egoya bakış açısını karşılaştırdı. Tasavvufun, Batı felsefesinin aksine egoyu bastırmak değil, terbiye etmek yolunu gittiğini ifade eden Prof. Dr. Öke, bu iki felsefenin egoya bakış açısını şöyle açıkladı: 

“Demir Maskeli Adam” diye bir film var. Alexandre Dumas’ın da romanıdır. Orada bir demir maske takarlar. Kral 14. Louis'in ikizi vardır. Bir tanesi kötü, bir tanesi iyidir; Habil ve Kabil gibi. Bunlar tarih içerisinde yer değişmiş, iyi olan içeri atılmış ve orada kapatmışlar yüzünü. İşte Demir Maskeli Adam. İşte baktığınız vakit her insanın bir ikizi vardır. İnsanın ikizi aslında nefsidir, sizi rahatsız eder. Yani bir yanda ruhunuz vardır bir yanda nefsiniz. Bir yanda gönlünüz vardır, öbür yanda iblisiniz vardır. Şimdi ikisi de aynı bir insanın içerisinde, aynı mekânda otururlar. Ne kadar zor bir komşuluktur bu ve aynı evin içerisinde. Batılılar bu egoyu bastıralım derler. Hâlbuki organik dünya görüşüne inanan, tasavvuf ehli olan, Allah dostları olanlar, sevgiyle bu kalbin onarılabileceğini düşünürler, yani nefsin bir şekilde tezkiye edileceğini düşünürler. Yani bir şekilde ehlileştirebileceğini ve böylelikle insana dinamizm veren çok önemli bir durak hâline gelebileceğini düşünürler. O zaman insan nefs-i emmareyi aşar, kendini sorgulamaya başlar. Kendini sorguladıktan sonra Allah'tan bazı ilhamlar, sezgiler gelmeye başlar. 

KADİM BİLGELİK ‘İNSAN İNSANIN DOSTUDUR’ DER

Prof. Dr. Öke:  İster Tibet’te, ister Uzak Doğu’nun herhangi bir köşesinde ya da Afrika'nın en ücra köyünde olsun,  kadim bilgelik  'İnsan insanın dostudur' der. İnsanlar birbirlerini yiyerek değil birbirlerine yedirerek mutlu olurlar.

"İnsan insanın kurdudur” düşüncesinin oldukça yanlış bir bakış açısı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Mim Kemal Öke, kadim bilgeliğin yol göstericiliğine şöyle değindi: 

“Kadim bilgeliklerde, İster Tibet’te, ister Uzak Doğu’nun herhangi bir köşesinde ya da Afrika'nın en ücra köyünde olsun,kadim bilgelik 'İnsan insanın dostudur' der. İnsanlar birbirlerini yiyerek değil birbirlerine yedirerek mutlu olurlar. Mutlu olabilmek için ha babam de babam yemekte değil çare. İşte çatlıyor millet obeziteden. Ama siz başkasını yedirirseniz o zaman mutlu olursunuz. Biz mutlu olmamızın neticesini de unuttuk.”

‘HİÇBİR AĞAÇ MEYVESİNİ KENDİSİ YEMİYOR’

 

Prof. Dr. Ateş: Hiçbir ağaç kendi meyvesini kendisi yemiyor. Hiçbir su kaynağı, kendi suyunu içmiyor. Hep öteki için o kaynağı akıtıyor. Aslında çağımızda belki insanlık tarihinde en çok üretim, en çok bereket olan bir çağda yaşıyoruz. Fakat insanın anlamlandırmak konusunda sorunu olduğu için, eline geçirdiği gücü cehaletle birleştirdiği için despotizm ve savaş çıkıyor. Peygamber Efendimiz (SAV) günde yetmiş defa “La havle vela kuvvete illa billah aliyyi azim” diyor. Yani bende güç yok diyor. Kendini güçten arındırıyor.

Prof. Dr. Şeref Ateş ise diğer insanları ve canlıları bizim bir parçamız olarak gören “can felsefesinin” insanlara ilham kaynağı olması gerektiği söyledi. Tabiattan örnekler veren Prof. Dr. Ateş şöyle konuştu: “Hiçbir ağaç kendi meyvesini kendisi yemiyor. Hiçbir su kaynağı, kendi suyunu içmiyor. Hep öteki için o kaynağı akıtıyor, o kaynağı. Dolayısıyla aslında çağımızda belki insanlık tarihinde en çok üretim, en çok bereket olan bir çağda yaşıyoruz. Fakat insanın anlamlandırmak konusunda sorunu olduğu için, eline geçirdiği gücü cehaletle birleştirdiği için despotizm ve savaş çıkıyor. Ama özümüze de bakmamız gerekir. Peygamber Efendimiz (SAV) günde yetmiş defa “La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim” (Bütün güç ve kuvvet, yalnızca en Yüce ve en Büyük olan Allah’ın (c.c.) yardımıyla elde edilir) diyor. Yani bende güç yok diyor. Kendini güçten arındırıyor.”

Prof. Dr. Ateş’in “Peki aşk görüşünüz nedir? Aşk çünkü şimdi o da böyle çok sıradanlaştı. Yani âşık olmak, özellikle aşkı yaşamak bizim kültürde nasıl tarif edilir, nasıl yaşanır?” sorusuna yönelik Prof. Dr. Mim Kemal Öke Doğu ve Fransız Devrimi sonrasında Batı dünyasının aşka dair görüşlerini kıyasladı: 
 

Prof. Dr. Öke: Fransız Devrimi'nden sonra Batı Felsefesi farklı boyutlar kazanıyır ve değerlerinden tamamıyla arındırılıyor. Bizim kendi kadim geleneğimizde, hiç dediğimiz vakit, biz hiçe tabiyiz. Niye tabiyiz kendimizi yok etmeye? Çünkü zaten biraz evvel vurguladığımız gibi bizde bir şey yok. Yani gücü veren de, nefsi veren de, her şeyimizi veren de yani ilham eden de zaten Allah'tır. Biz burada kendimizde bir şey vehmetmemiz bir şekilde şirke girer.

Nihilizm dediğimiz vakit, tamam Batı felsefesi demeyelim de Batı'nın Fransız Devrimi’nden sonra biyolojik materyalizm, maddecilik, sekülarizm, pozitivizm, bilimselcilik vesaireden sonra geldiği andan itibaren, Batı felsefesi farklı boyutlar kazanıyor ve değerlerinden tamamıyla arındırılıyor. Ama bizim kendi kadim geleneğimizde hiç dediğimiz vakit, biz hiçe tabiyiz. Niye tabiyiz kendimizi yok etmeye? Çünkü zaten biraz evvel vurguladığımız gibi bizde bir şey yok. Yani gücü veren de nefsi veren de her şeyimizi veren de yani ilham eden de zaten Allah'tır. Biz burada kendimizde bir şey vehmetmemiz bir şekilde şirke girer daha üst tabakalarda değerlendirdiğimizde. Yani o açıdan mesela şimdi şöyle değerlendirelim: Nihilistik açıdan baktığınız vakit aşk yine var ama çok rastlıyoruz kadına yönelik şiddete. ‘Ben bir kadına âşıktım, gittim vurdum sekiz yerinden diyor. ‘Bunu bir başkasına bırakamazdım, ben buna aşığım’ diyor. Bunu gören, bunu duyan insanlar aşktan kaçar. 'Aman aman' der, 'katiyen bunun yanına yaklaşmayalım,' der. Hâlbuki bizim Türk sanat musikimize, o türkülerimize, bizim tasavvuf musikimize baktığınız vakit; aşk ve muhabbet nasıl işleniyor? ‘Cefanı da çekerim, çileni de çekerim, kulun da olurum, kölen de olurum’ diyor. Bu âşığın en güzel vasfıdır. Sevgisinin karşısında aynen bir bülbülün gülün karşısında kendini, o dikene göğsüne koyup da kanatıp; o güle, o rengini vermesi gibidir. İşte bakın aşk dediğimiz vakit bizim anladığımız ile yani postmodern, neoliberal, gеç kapitalizmin, bu tüketim toplumunun anlattığı aşk çok farklıdır. Onun için yozlaştırılmamalı.”

Aşkın tasavvuf kültüründe 10 mertebe olarak tarif edildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Şeref Ateş, bu mertebelerden sonra Allah’ın Arapçada seven ve sevilen anlamına gelen “Vedud” isminin öne çıktığını belirtti. Aşkın “diğergâmlık” boyutunu vurgulayan Prof. Dr. Ateş şöyle konuştu: “Onun için ben sizin kızınıza olan muhabbetinizi, sevginizi hakikaten duygulanarak izliyorum. Bu da işte aynı aşktır. İlla ondan sonra sizin biraz önce bahsettiğiniz aslında sarmaşık gibi, ışık dediğimiz şey kalbi sarar. Dolayısıyla biz anne karnında ilk yaratıldığımızda kalbimiz olduğu hâlde kalbimizi o kadar ihmal ediyoruz ki o duygu artık bırakılıyor.”

“HAMDIM, PİŞTİM, OLDUM”

Prof. Dr. Mim Kemal Öke de tasavvufta ney ile aşk arasında kurulan bağlantıya şöyle değindi: Hazreti Mevlana “Dinle neyden” der…Çünkü ney insan-ı kâmildir, ney Hazreti Mevlana’dır. O, çok güzeldi aslında ta Gılgamış’a kadar giden, belki Kral Midas'a kadar giden mitolojidir bu. Çeşitli kültürlerde tekrar yorumlanmıştır. Çünkü Hazreti Mevlana’mız “Dinle neyden” diye başladığı vakit, tabiata çıkarsınız, âleme varırsınız. Âleme vardığınız vakit Cenabıhakk’ın nefesini hissedersiniz. Bundan sonra rüzgâr ile o kamışları görürsünüz. O kamışlar o rüzgârla savrulmaya başlar. Bunlar savrulmaya başladığı vakit o zaman Kur’an-ı Kerim'deki o müthiş ayeti hatırlarsınız: Her şey Allah'ı tespih eder siz duyamazsınız. O rüzgârın huşusuyla birlikte onlar nasıl başlarlar salınmaya. Tabii bunu görünce bülbül de şakımaz mı? Gül de böyle goncalarını açmaz mı? Bir bakarsınız karşınızda bir âşıklar sofrası var. Âlem değil, âşıklar sofrası. İnsanoğlu 'Ben ne güne duruyorum burada' der. Ondan sonra 'Sen, kamış hazretleri, sen aldığın sırları veriyorsun. Biz seni keseriz' der. Şak diye alır onu keserler çıkartırlar. Önce bir kuruturlar. Yani Hazreti Mevlana'nın da dediği gibi önce onu yakmak lazım. Hani 'Hamdım, piştim, oldum' sözü vardır. Önce bir yakarlar, kuruturlar.”

REFAKATİN YOLU GERÇEK SEVGİDEN GEÇER

Prof. Dr. Şeref Ateş’in günümüzde insanların birbirini rakip değil refik olarak görebilecek bir anlayışa nasıl geçebilecekleri sorusuna ise Prof. Dr. Öke şöyle cevap verdi:

"İnsan acaba nefsini ruhuna secde ettirirse... Acaba insan tekamül eder mi? Allah sizden kulu olmanızı isterken böyle beyaz adamın Afrika'ya gidip zincirleyip ayaklarına prangalar vurup gemilerle Amerika'ya taşıyıp orada plantasyonlarda çalıştırdığı tarzda bir köleliği kastetmiyor. Bizim kastettiğimiz burada hani güzel şeyin karşısında Cenabıhakk’a, kulun kölen olayım dersin, Türk sanat musikisinde de vardır bu. Yani ‘Kalbî duygularımla bütün duygularımla kulun kölen olayım.’ Yani muhabbetini Allah’a yöneltirsin. Bazen öyle bir tanrı figürü çiziliyor ki, tamamıyla bir korkunun tanrısı. Mitoloji ile de destekleniyor. Ama bizim kültürümüzde, Allah insanoğlunu yaratırken de 'Ben bilinmek ve sevilmek istiyorum' diye yaratmışsa, bunun için de peygamberini de Habibullah yapmışsa, peygamberin velayet yolundan giden Yunus Emreleri de Hazreti Mevlanaları da bütün dünyaya bu sevginin mesajını devam ettirsinler anlatsınlar her tarafa götürsünler diye göndermişse, o zaman o Allah hakikaten sevilmez de ne yapılır kardeşim? Allah aşkınıza ya. Allah aşkınıza diyoruz."